Sayfalar

13 Eylül 2011 Salı

Kıskançlık


2:50

Sessizlik. Kulaklarımı tırmalıyor. Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüyorum. Sessizlik. Sessizlik, beni uyutmuyor.

Alacakaranlıkta, yanımda uzanan şekle bakıyorum. Ne kadar kusursuz, zarif. gülümsetiyor beni, çarpık, bir o kadar dolu dolu, anlamlı ve sürekli tekrarlanan gülümsemelerimden biri. İlk baktığınızda anlayamazsınız, defalarca beni ona bakarken görmüş biri, aşk olduğunu anlayabilir. Masum gülümsemelerim hangi yaşlarımda kaldı?

2:56

Sessizlik dayanılmaz hal alıyor. onu izlemenin verdiği keyiften vazgeçerek, cam kapıların ardından balkona, balkonun ardındaki şehre göz atıyorum. Büyülenmişçesine iniyorum yataktan, bu kez gülümsemem hayalperest. Kendimi ne zaman yüksekten bakarken bulsam, düşmenin ne kadar heyecan verici olduğunu hayal ederim. Hayır, korkutucu olan yere çakılmak. Uçmak ne kadar mükemmel olurdu kimbilir... Kapıya ulaşmadan, walkmanimi ve sigara paketimi alıyorum. balkona çıkıyorum.

Şehir ışıklarından nefret ederim! Yıldızların büyüsünü mahvederler. güzel bir parça eşliğinde atmosfere duman üflüyorum. Ne kadar büyüye kapılmak istesem de, şehir ışıkları, yıldızların parlaklığını alıp götürüyorlar. Yine de müzik mükemmel, ben, yıldızların yanıbaşındayım...

http://www.youtube.com/watch?v=Ts2DXY0zfLs&ob=av2e

3:11

İzmariti boşluğa atıp, şarkıyı başa sarıyorum, odaya dönüyorum.

Ona bakıyorum.
Ona...

"Precious and fragile things
Need special handling
My God what have we done to You?"

O an ondan başka hiçbir şeye ihtiyacım yok, öyle ki, yatağa ulaşıp ona sarılacağım iki saniyelik zaman dilimi kalbimin parçalara ayrılmasına sebep olabilir. Onsuz geçen iki saniyede ölebilirim. Onsuz geçen iki saniye, hayatımdan çalınmış, asla affetmeyeceğim iki saniyedir.

Müzik devam ediyor. Yorganın altına giriyorum. Zihinsel sığınağıma giriyorum. Yorgan bizi, gece de kusurları örtüyor. Soluk alışverişinin sesini zihnimde canlandırarak ona sokuluyorum. Kapalı gözlerinin ardındaki kusursuz yeşili, kafasının içindeki tatlı huzuru hayal ediyorum, parmaklarımı korkakça kaldırıp, uyandırmamaya çalışarak yüzüne dokunuyorum.

Kusursuzluk.

Onu haketmek için ne yaptım? bu mutluluğu.. Hayır! Bu mutluluk değil. saplantı. Bu kararsız bir enerji, dengesiz bir ilişki. Biz birbirimiz olmadan yapamıyoruz, birbirimiz varkense, yalnızca uyurken huzurluyuz. Dokunmaya devam ediyorum, yüzünün her noktası zihnimde kayıtlı. Daha çok, daha çok öğrenmek istiyorum. Parmaklarım boynuna kayıyor, oradan uzun kollu sweat'inin altına, karnına.  Hep çok üşür, tanrım, ne kadar soğuk.  Bu zamana dek nasıl farketmediğime şaşıyorum, en son ne zaman sağlığıyla ilgilendim?

3:35

Şarkıyı kaçıncı kez dinlediğimi bilmiyorum. ama çok sıkıldım. uyuyamıyorum, birşey uyumamı engelliyor, ne olduğunu bilmiyorum. Arkam ona dönük, saplantımdan kurtulmaya çalışıyorum, büzülmüş yatıyorum. İlk defa ben de üşüyorum, hem de balkonda olduğundan daha çok. Yatağın içi buzdolabı gibi geliyor. Şarkının sözleri soğukta donuyor, havada asılı kalıyor, çatlıyor ve düşüyor.

"We always try to share
The tenderest of care
Now look what we have put You through..."

Hep mükemmel olmasını istedim. Sevgi mükemmeldi. Peki sorun ne öyleyse? Nerde yanlış yaptık? Teoride herşey mükemmel değil miydi? Peki bu lanet ev neden bu kadar soğuk! dişlerimi sıkıyorum, öyle üşüdüm ki... Çıkıp radyatöre bakmak intihar etmek gibi, geri dönemeyip yolda düşeceğimden korkuyorum.

Ona uzakken ölmek..

Hayır. yapamam. arkam dönük hala, daha da sokuluyorum. Hem kaçmak, kaçarken tek yolun o olduğunu görmek. Ağlamak, ama yine ona dönmek.

Ona dönüyorum. Sorun ne? Bunu yüzünden okuyabilirim..

3:40

Bacaklarımı onunkilere doladım. Hiç hareket etmeden uyuyor. Neden? Eskiden, uyurken bile bilinçaltı bana sarılmasını isterdi. Beni hissettiği an, bütün benliğiyle kucaklardı beni. Onu sarsıp uyandırmak istiyorum. Kıyamadım. Uyumalı. Peki sorun kıyamamak mı gerçekten? Belki uyanmasını istemiyorum, belki birşeyler söyleyip mahvetmesini. Sözcükleri kaybettik, sözcükler bize zarar verdi. sussun, konuşursa zarar verecek, sessizlik de zarar veriyor. Yalnızca sarılmak istiyorum. İçinden çıkamıyorum. Uyanmalı. Evet. Uyanmalı. Onu çözemeyip, yine ona danışacağım. Hep yaptığım gibi, uçsuz bucaksız zihninden medet umuyorum. Yardım istiyorum, yalnızca onunla ilgili, yalnızca ondan, buna ihtiyacım var. Şarkı devam ediyor.

"Things get damaged
Things get broken
I thought we'd manage
But words left unspoken
Left us so brittle
There was so little left to give"

Kulaklıkları koparır gibi çıkarıp yere fırlatıyorum.

3:42

Ani bir kararla, yatakta zorlukla çevirip, Üstüne çıktım. Yüzlerimiz yeterince yakınken, onu sarsıyorum. Uyan. Uyan. Sarsıyorum ama uyanmadı. Ne ağır bir uyku. En ufak bir inleme bile yok. Sessizliği seslenmelerimle kırıyorum. Ve nihayet karanlığı da, komodindeki minik lambanın ışığıyla. En son yüzü ne zaman bu kadar ifadesiz olmuştu? Ve en son ne zaman burnunda kan vardı acaba..

3:12

Parmaklarım yanağından dudaklarına ilerliyor. Dünyanın en anlamlı olduğunu düşündüğüm sözlerin çıktığı yer burası işte. Hafif yukarı çıkıyorum. Bu yoğun, koyu renkli, yapışkan sıvı ne olabilir?

2:30

Sessizlik. İçimden bir şarkı mırıldanıyorum. Odaya giriyor. Üzerinde her zamanki kalın kıyafetler. Benim sevgim onu asla ısıtamıyor. Tanrım hangi erkek çorapla uyur. Tek kelime etmeden yatağa girip ışığı kapatıyor. Ah pardon. İyi geceler dedi.
Sana da iyi geceler.
Arkasını dönüyor.
Uyudu bile.
Ölü gibi.
Ölü gibi.
Bir şarkı mırıldanıyorum ve tavanı seyrediyorum, ama şimdi karanlıkta.

"Angels with silver wings
Shouldn't know suffering
I wish I could take the pain for You"

Tavandan daha çok ilgimi çeken birşey arıyorum ve ona dönüyorum. Ritimle kalkıp inen bir göğüs. Ani bir kararla, zıplayıp onu yatakta çeviriyor ve üstüne çıkıyorum. 

Söyleyeceklerim var!

Söyleyeceklerim vardı.
Bu ilişkinin konuşmaya ihtiyacı var.
Sözcüklere. 

Refleks olarak gözlerini açıp bakıyor. Önce biraz mırıldanma, sonra homurdanmalar. Rahatsızlığını belli etmek. Ve madem öyle lanet olsun, neden hala aynı yatakta uyuyoruz!

Diyemiyorum işte. Yalnızca gözlerine bakıyorum. Ve bitmişliği görüyorum. Başından beri içimi kemiriyor. Başkası olmalı. Beni böyle bırakıyorsa başkası olmalı. Benden vazgeçmesinin tek sebebi bu olabilir.

Acaba haksız mıydım?

Bırakılmaktan daha çok veya eşdeğer tahammül edemediğim şey haksız olmak. Düşüncelerimi örtbas etmeye çalışırken patlıyorum. BAŞKASI MI VAR?

Büyük harfler, bildiniz. Bağırdım.

"If God has a master plan
That only He understands
I hope it's Your eyes He's seeing through"

Gözleri donuk donuk bakıyor. Beni daha da öfkelendiriyor. Başkası olmalı. Evet.

Yeter diye bağırıyor. Yetti artık diyor. Saplantılarımdan bıkmış.

Eminim diğer kızla çok mutludur. Onu öpüyordur. Seviştikten sonra ona sarılıyordur. Birlikte aynı sigarayı içiyorlardır. Bu donuk gözler, sevgiyle bakıyordur, bir zamanlar bana baktığı gibidir belki.

Birşeyler daha söylüyor. Başka bir kızla ilgili. Bu bir itiraf sanırım. Artık dinleyemiyorum. Acaba bıktığı için saçmalıyor mu, yoksa gerçekten günah çıkarmak mı bu? Bilmiyorum. Başka bir kızla yaptığı iğrenç şeyleri, en küçük ayrıntısına kadar bağıra çağıra anlatmaya başlıyor. Sus diyorum ama, susmuyor.

Susmayacak.

Susturamıyorum! Susmalı.

Vurmaya başlıyorum. Ne kadar, ne süre vurdum bilmiyorum. Darbelerime karşı koyuyor, kollarımı sıkı sıkı tutuyor, parmaklarının izi çıkıyor.

Onu seviyorum.

Bende bıraktığı her izi seviyorum.

Başka biriyle paylaşamam.

Altta olmanın verdiği dezavantajla, kafasına hesaplayamadığı son bir darbe geliyor. Burnundan garip bir sıvı sızıyor. Gözlerinde yıldızlar olmalı. O şehir ışıklarını değil, takımyıldızları görüyor şuan. Öfkem dinmedi.

İkimizin kokusunun sindiği yastıklardan birini başının altından çekip alıyorum. Kafasına bastıyor, bastırıyorum. Başka bir kızın tattığı nefesi, son bulmalı.

Başka birine ait sevgisi, yok olmalı.

O, yok olmalı.

İnlemeleri geçiyor, yastığı çekip eserime bakıyorum. Burnundaki kan dudaklarına bulaşmış, Yastığa bulaşmış. Artık kalbi çalışmıyor, kanı akmıyor. Kırmızı sıvıya bakıyorum. 

3:42

Parlak ama kurumuş. Kırmızıyı severdi diye hatırlıyorum. Sever-di. Bu takı ne kadar kolay yerleşiyor beynime.. Ve o an, gözlerime birikmiş taneler çığlıklarımla birlikte patlıyor. Onu sarsıyor, sarsıyorum ama uyanmıyor. Bunu yapmış olamam. O bunu yapmış olamaz. O beni aldatmış olamaz değil mi? Ben de onu asla öldürmedim. Hayır, onu ben öldürmedim.

Onu kim öldürdü!?

Gözlerimden aşağı kıpkırmızı bir nehir akıyor. Gözlerimden dökülen yaşlar, onun kanı. Panik halinde siliyorum. Ellerimde kanı var. Heryerde onun kanı var. Heryerde onun anıları var. Gözlerimi kapatıp bütün şehri kedere boğacak bir çığlık daha atıyorum. Gözlerimi kapatsam daha çok, daha fazla, daha fazla, heryerde, her anda.

Bütün dünyada o var.

4:50

Ne zaman uyuyakaldım? Kaç saat uyudum acaba.. Önce saate dönüp bakıyorum, sonra ona. Ufak bir kontrol. Yanımda hareketsiz uzanıyor işte. Her gece gördüğüm berbat rüyaların etkisiyle, gördüğüm son kare o olmadan uyuyamıyorum, uyuyamıyorum işte. Ama orda ve benimle. Huzurla gülümseyip, kolumu ona sarıp, gözlerimi kapatıyorum. Her zamankinden daha soğuk. Onu ısıtacak tek şey ben olabilirim, ne yorgan, ne yün kıyafetler. Görev bilinciyle daha sıkı sarılıp yanağına bir öpücük bırakıyorum uyandırmadan. Seni seviyorum. Sessizlikteki tek anlamlı şey bu.

Seni seviyorum.

Ve tekrar uyuyorum. Hatırladığım son şey, derinlerden gelen bir şarkı, bir mırıltı-onun sesiyle. Benim de katılmamla, ikimizin sesiyle.


"I pray You learn to trust
Have faith in both of us
And keep room in Your heart for two

Things get damaged
Things get broken
I thought we'd manage
But words left unspoken
Left us so brittle 
There was so little left to give"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder